teoriden önce hayat

“İnsan ancak derin bir organik bozukluğun ardından gerçekten lirik olur.”

— Emil Cioran, Umutsuzluğun Dorukları

Ölüm düşüncesi seçilmez — yerleşir; sonradan ne zaman olduğunu hatırlamayacağınız bir sabah onunla uyanmışsınızdır. Yerleştikten sonra ne kadar uzaklaşmak isteseniz de kendinden bir iz, bir tortu bırakmadan gitmez.

Ölümden söz etmek benliğinizin bir parçasını kurtarabilir — ama varlıkta bir şeyler yok olur. İtiraf hafifletmez; kaybın farkına vardırır.

Ölümü düşünmek başlarda insana garip, boğucu bir derinlik hissi verir. Sanki o güne kadar yüzeyde yaşadığınız hayatın derinlerine inmişsinizdir; ölümün düşüncesi bile insanı yerin altına gömer. Bu aşamada zihniniz mekan değiştirmiştir. Bu melankolik mekan değişikliği bir süre için neredeyse hoş bile gelebilir. Ama o derinliklerde fazla kaldığınızda yüzeye çıkmak zorlaşır. Bir noktadan sonra yaşama (yüzeye) dönük olan her şey — bir bütün olarak sevdikleriniz — tuhaf biçimde soluk görünmeye başlar.

Yeni bir şey söylemiyoruz; bu aşınmanın adı dindar bir adam tarafından konulmuş: angst. Ama bu kelimeyi “korku” veya “endişe” diye çevirmek pek doğru olmaz. Çünkü angst nesnesizdir: “Uçurumun kenarında duran insanın hissettiği şey sadece düşme korkusu değildir; aynı zamanda kendini aşağı atabileceğini bilmenin verdiği ürpertidir.” Ortada yaklaşan bir tehlike ya da somut bir kayıp yoktur. Yine de bir şeylerin tersyüz olduğunu hissedersiniz; yeraltında hava daha ağırdır. Uyanmak daha zor gelir. Sevdikleriniz eskisi kadar güven vermez; kahvenizin tadı bozulmuştur, yatağınız sert, hevesiniz kaçıktır. Ama bunun geçmesini beklemeyin, çünkü sevdikleriniz de sizinle birlikte mekan değiştirmiştir. Yeraltına yalnız inmiyorsunuz.

Kierkegaard’a göre angst, insanın kendi özgürlüğüyle yüzleşmesinden doğar. İnsan her an seçim yapmak zorundadır ve bu zorunluluk başlı başına bir yük taşır. Ölüm bilince yerleştiğinde bu yük daha da ağırlaşır — çünkü artık seçimlerin sonunda ne olduğu da bilinmektedir. Hiçbir seçim, hiçbir çaba, hiçbir anlam arayışı o sona karşı koymaz. Angst tam da burada kronik bir hal alır: geleceğin hem açık hem de kapalı olduğunun, özgürlüğün hem bir imkân hem de bir yük olduğunun farkındalığı. Josef K. neyle suçlandığını bilmediğinde bu bilinmezlik de onu yeraltına indirmişti: Suçlandığı günden sonra hayatını sürdürmeye çalışır. İşe gider, insanlarla konuşur, planlar yapar. Dışarıdan bakıldığında her şey hâlâ normaldir. Ama yeni mekanında hiçbir şey tam olarak gerçek değildir. Bilincine bir son yerleştiğinde — ölüm gibi ağır bir son — hayat yavaş yavaş bir bekleme odasına dönüşür.

Camus aynı durumu başka bir yerden anlatır. Ona göre insan sürekli anlam arayan bir varlıktır. Evren ise bu arayışa hiçbir cevap vermez. İşte bu ikisinin çarpışmasına “absürd” der. Ölümün kaçınılmazlığı bu çarpışmayı daha da sert hale getirir. İnsan bunu gerçekten düşündüğünde gündelik hayatın dokusu gevşemeye başlar. Sabah kalkmak, birine bağlanmak, gelecek için plan yapmak… bütün bunlar bir süre sonra tuhaf soruların konusu olur. “Felsefi intihar” tam da budur: beden henüz yaşamaya devam ederken insanın içten içe teslim olması.

Ama belki de en tehlikeli tarafı şudur: Bu aşınma gürültülü bir şekilde gerçekleşmez.

Ölüm düşüncesi insanın hayatını bir anda ele geçirmez. Yavaş yavaş sızar. Önce büyük sorular belirir. Sonra küçük sevinçler eski parlaklığını kaybeder. Sonra sabahlar biraz daha ağırlaşır. Ve bir noktadan sonra denge öyle bir bozulur ki insan bunun tam olarak ne zaman başladığını bile hatırlamaz.

Bir gün geriye dönüp bakarsınız: Hayatın bir yerinde, sessizce, bir şeyler eksilmiştir.

Bu eksilmenin tam olarak ne olduğunu söylemek zordur. Çünkü ortada ne dramatik bir kırılma ne de üçüncü kişilerin gözlemleyebileceği anlamlı bir yok olma söz konusu değildir. Hiçbir şey açıkça yıkılmamıştır. Günler yine geçmiş, insanlar yine konuşmuş, hayat görünürde akmaya devam etmiştir. Ama bütün bunların içindeki ağırlık değişmiştir. Yeraltından baktığınızda sanki dünya biraz daha ince bir yüzeyin üzerinde duruyordur.

İşte tam bu noktada insanın aklına başka bir şey gelir: Belki de bu düşünceyi söylemek gerekir.

Ölümden söz etmek. Yazmak, dile getirmek, itiraf etmek.

Çünkü ölüm düşüncesi zihnin içinde kapalı kaldığında daha ağır görünür. Söze döküldüğünde ise sanki biraz hafifler. İçeride dönüp duran düşünce dışarı çıktığında, en azından bir süreliğine, biraz daha taşınabilir hale gelir.

Bu yüzden insanlar ölüm hakkında yazar. Şiirlerde, günlüklerde, romanlarda, felsefede.

Cioran buna “lirik olmak” der. Ona göre lirizm çoğu zaman estetik bir tavır değil, dayanılmaz bir yoğunluğun dışarı taşmasıdır. Bazı düşünceler vardır ki mantıksal olmaktan çok duygusal bir yoğunluk üretirler. İnsan onları analiz etmez; onları yaşar. Bazı düşüncelerle uzun süre yalnız kaldığında onları içinde tutamaz hale gelir. Sözcükler o noktada bir süs değil, bir tahliye biçimidir. Ölüm üzerine yazan biri çoğu zaman bunu soğukkanlı bir analiz olarak yapmaz. Yazı giderek bir itirafa, hatta bazen bir tür iç monoloğa dönüşür. Ölüm hakkında yazmak da çoğu zaman böyle bir lirizmdir. İnsan gerçekten ölüm üzerine düşündüğünde sözcükler bir tür basınç boşaltma şeklinde ortaya çıkar. Sanki ölüm düşüncesi dile getirildiğinde onunla araya ince bir mesafe koymak mümkün olacakmış gibi.

Ama bu hareketin tuhaf bir tarafı vardır.

Ölümden söz etmek bir şeyi kurtarırken başka bir şeyi de alır götürür. İnsan ölüm hakkında konuştuğunda bir tür mesafe kazanır. Düşünce artık yalnızca içeride değildir; dışarıda da vardır. Sözcükler aracılığıyla tutulabilir hale gelir. Ama bu mesafe yanıltıcıdır. Çünkü ölüm düşüncesini dile getirmek onu evcilleştiremez — yalnızca görünür kılar. Ve görünür olan büyür. Her itiraf, o düşünceye biraz daha gerçeklik kazandırır; onu zihnin karanlık bir köşesinden çıkarıp hayatın tam ortasına taşır.

Ölüm bir düşünce olarak ne kadar çok ifade edilirse, hayatın dokusuna da o kadar yerleşir. Sanki her söz biraz daha alan açar. İnsan ölüm hakkında konuşarak ondan kurtulmaz; sadece onunla birlikte yaşamayı öğrenir.

Ve bu öğrenmenin içinde ince bir kayıp vardır. Çünkü bazı şeyler yalnızca unutulduğunda hafif kalabilir. İnsan ölüm düşüncesini sürekli bilincinde tuttuğunda –ki güncel psikiyatriye göre bu bir hasta olma halidir– hayatın bazı yanılsamaları ortadan kalkar. Oysa bu yanılsamalar bazen hayatı taşıyan şeylerdir. İnsan geleceğin açık olduğunu varsayar, zamanın geniş olduğunu düşünür, her şeyin devam edeceğine dair sessiz bir güven duyar.

Ölüm düşüncesi bu güveni geri alır. Yerine kesin bir bilgi koyar: her şey sona erecektir.

Nietzsche’nin “uçurum” metaforu ile Cioran’ın “lirik olmak” dediği şey arasında görünmez ama güçlü bir bağ vardır. İkisi de insanın karanlık düşüncelerle kurduğu ilişkinin dönüşmesini anlatır. Başlangıçta bu düşünceler yalnızca birer fikir gibi görünür; fakat zamanla insanın varoluşunu şekillendiren bir atmosfere dönüşürler.

Bir yerde şu uyarı yapılır: Uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakmaya başlar. Bu söz genellikle kötülük veya nihilizm üzerine düşünmenin tehlikesi olarak yorumlanır. Ama metaforun daha ince bir tarafı vardır. Nietzsche burada yalnızca bir ahlaki uyarı yapmaz; aynı zamanda bir psikolojik dönüşümü tarif eder. İnsan karanlığa yeterince uzun süre baktığında, o karanlık artık yalnızca dışarıda değildir. Düşüncenin nesnesi olmaktan çıkar, insanın iç dünyasının bir parçası haline gelir.

Bu noktada düşünce artık nötr değildir. İnsan yalnızca ölüm, hiçlik veya anlamsızlık üzerine düşünmez; o düşüncenin ikliminde yaşamaya başlar.Bu bilgiyle uzun süre yaşandığında tuhaf bir şey olur. Varlığın yükü o kadar ağırlaşır ki, insan bazen o yükün kalkacağı günü düşünmeden edemez.

Yok oluşun düşüncesi bazen bir tehdit gibi değil, bir kapanış gibi görünür. Bir gün her şeyin duracağı fikri, bazı anlarda tuhaf bir dinlenme ihtimali gibi hissedilebilir. Sanki bütün çabalar, bütün gerilimler, bütün açıklanamayan huzursuzluklar bir noktada sona erecektir. Antik bir kentten kalan kalıntıları incelediğinizde belki siz de bu hisse kapılıyorsunuzdur: büyük bir medeniyet içerisinde tüm sevinçleri, hüzünleri ve sorularıyla yaşayıp yok oldular. Aynısının bizim başımıza da geleceğini düşünmek bir tür sığınak olabilir ya da tam tersi; anlamsızlık hissini derinleştirebilir.

Var olmanın temel çelişkisi, isteğimiz dışında bu dünyaya fırlatılmış olmamızdır; belki de bu nedenle yorucudur. Sürekli seçim yapar, sürekli anlam arar, sürekli bir şeyleri sürdürmeye çalışırız. Bu hareketin içinde hiç dinmeyen bir gerilim vardır. Varlık hiçbir zaman tamamen dengede değildir.

Bu yüzden yokluk düşüncesi bazen korkudan çok bir sessizlik gibi görünür. Bir tür son, perdelerin kapanışı.

Ama yeteri kadar düşündüğünüzde bunun da kendi içerisinde tutarlı olmadığını fark edersiniz. Çünkü yokluk yalnızca yükü ortadan kaldırmaz; diğer her şeyi de ortadan kaldırır. Sevinçleri, karşılaşmaları, sabahları, müziği, rastlantıları.

Bunlar göründüğü kadar soyut kavramlar değildir. Rilke’nin öğütlediği gibi, bazen yaşamak küçük ve sıradan olana dikkat etmekle mümkün olabilir. Sevdiğiniz birinin, başka kimseye bahsetmeyeceği kadar önemsiz saydığı bir ayrıntıyı — bir restoranda içtiği çayın çok acı olduğunu — yalnızca size anlatması: o an kendinizi yaşıyor gibi hissedersiniz. Bunlar, yaşamla ölüm gerilimi arasında yaşamın kazandığı ender anlardır.

Bütün mesele burada düğümlenir. İnsan ölümün yükünden kurtulmayı hayal edebilir. Ama aynı anda hayatın kendisini de kaybetmek istemez. Bu iki düşünce yan yana durur ve birbirini iptal etmez.

Bir yanda yokluğun sessizliği, diğer yanda hayatın inadı. İnsan bazen tam bu gerilimin ortasında kalır — yokluk daha sakin görünürken hayat, bütün ağırlığına rağmen, yine de vazgeçilmez gibi hissedilir.

Bu sorunun cevabı ne yaşamda ne de ölümde bulunur. Çünkü yaşam cevap vermez, ölüm ise cevap veremez. Belki de bütün felsefe, bütün edebiyat, bütün müzik bu çaresizliğin farklı biçimlerde dile getirilmesinden ibarettir. Sessizliğe karşı söylenen sözler. Cevap vermeyen bir evrene yöneltilen sorular.

“Why in death, my friend, and there alone?”

(Neden sadece ölümde, dostum, başka hiçbir yerde değil?)

Yorum bırakın